Melankoli

Bir Aşk Hikayesi, Biraz Tanıdık…

  • 8 sene önce, admin tarafından yazılmıştır.
  • 1 Yorum
  • Kalır

Günlerdir gökyüzünü istila eden kara bulutlar arasından tesadüfen görünen kuşluk güneşinin cılız sıcaklığını sert kuzey rüzgarlarının sürükleyip götürdüğü Limni, belki de tarihinin en büyük soğuklarından birini yaşıyordu. Su kaynaklarıyla birlikte meyveler, sebzeler hatta zahire ambarları donmuş, halk, çekilen sıkıntıyı Kont Orlof’un hâlâ acısı yüreklerde hissedilen Limni kuşatmasındaki kıtlık günlerine benzetmeye başlamıştı. Rum olsun, Türk olsun, günlerdir kiliselerde ve camilerde Allah’ın merhameti için yalvaran insanlar gitgide çoğalmış, nihayet Mondros’tan gelen papaz efendi ile ulu caminin imamı birlikte halkı toplu duaya çağırmışlar, çocuklara başları açtırılmış, göğüs hizasında birleşen veya göklere açılan minicik ellere artık kar yerine Allah’ın lütfunun yağması için yakarılarak bir gün daha geçmişti. Her günkü kalabalığın yine umutsuz adımlarla dağılmaya başladığı sırada, bulutların altını küçük bir çocuğun sevinç dolu sesi doldurdu :
– Gemi ! Gemi geliyor ! Orda bir gemi geliyor !…
Gerçekten de iskele istikametinde üç ambarlı bir kalyonun geldiği görülüyordu. Günlerdir yalvarıp yakarıp dua ettikten ve kıtlığın ancak ilâhî bir yardım ile son bulacağına bu derece inandıktan sonra denizde silueti gitgide yaklaşmakta olan bir kalyondu bu. O anda uğultuyla iskeleye doğru akmaya başlayan kalabalığın, gördükleri kalyonun, Der-saadet’ten kendilerine yardım getiren bir gemi olduğuna kanaat getirmeleri için toplu bir imanın havarileri olmalarına gerek kalmamıştı.
Siyah rahibe giysileri ve elinde zikir tesbihiyle Despina Anne, iskele yokuşunu inerken kalbinin derinlerinde bir yerlerde, çeyrek yüzyıldır hissetmediği bir heyecanın varlığını keşfettiğinde, böylesine derin bir hüznü en son on sekizinde bir tazeyken hissettiğini düşündü. Zaten ondan sonra kalbini derin bir hüzün kaplamış, ruhunu arıtmak için o zamanlar kapandığı manastır hayatı boyunca da hiç bu denli coşkulu olmamıştı. İçini yokladığında, yüreğinin, denizden en son çıkardığı balık kadar çıplak, ama yine o balık kadar telli pullu bir neşeyle dolduğunu fark etti ve “ Tanrı şu sabilerin dualarına cevap verdi, Devlet-i Aliye tebaasının yine unutmadı ! “ diye geçirdi içinden.
İskeleye doğru, aynı emri almış askerler misali bir kütle halinde koşuşan bu insanların umutlarının, tıpkı önde giden bezirgân Toam Tomaidis, balıkçı Hasan Reis, terzi Topal Pavilli, imam Seydi efendi veya mühtedi Uzun Ömer(Ömeraki) Ağa’nın hayalleri gibi donup kalması hiç de uzun zaman almadı. Buralarda herkes gemilerin sancaklarına bakarak hamulesini kestirebilirdi çünkü, sonra da içinden ne çıkacağını tahmin eder, hazırlığını ona göre yapardı. Yüreklerin, sahili kımıltısız bırakan buzlar misali donması, yaklaşan kalyonun bir hapishane gemisi olmasındandı. Az sonra içinden adaya refah yerine bir kat daha sefalet, sevinç yerine biraz daha korku ve çığlık boşaltılacaktı. Bir tek Despina Anne umutsuz olmadı. İçindeki heyecanın sürdüğünü fark etti : “ Gelen mahkumların da hidayete ihtiyaçları var mutlaka ! “ diyordu.

Bir yandan samur yakalı stresine bürünüp küpeşte puntellerine yaslanarak yaklaşmakta olduğu adanın genel görünümünü zihnine kazımaya çalışan ; öte yandan “ Bu gemide olmam haksızlık benim ! “ diye iç kemirici azapları beynine sıçrayan ve içindeki şairlik gayretiyle de “ Felek hemen beni mi buldu imtihan edecek “ dizesini vezne çekiveren Ebubekir Efendi, uzaklara, ilk defa gördüğü Limni’nin ta çatısına bakarken 66 yılda biriktirdiği bütün hatıralarının bazen bulutlara, bazen dalgalara yansıyarak içini burkup durduğunu hissediyordu. Çocukluğu ve gençliği yoksulluk içinde tüketilmişti. Doğum yeri olan Tokat’tan geçmekte olan Hekimoğlu Ali Paşa’nın maiyetine katılıp da İstanbul’a geldiğinde hayatta hiç kimsesi kalmayan, henüz yirmi beş yaşında bir delikanlıydı ve gönlünde sayısız idealler taşıyordu. Şair adamdı ve kendisini kân ( cevher ocağı ) ile ilişkilendirip şiirlerinde “ Kânî ( maden ocağından çıkarılmış cevherler gibi sözler söyleyen ) “ mahlasını kullanmaya başlamıştı. Haksız da sayılmazdı. Özellikle nüktelere bezendirip söylediği gazelleri ile mektup biçiminde yazdığı humor örneği yazıları kısa zamanda Osmanlı paşalarının dikkatlerini çekmiş, İstanbul saz ve söz meclislerinde şiirleri dilden dile, hicivleri de kulaktan kulağa dolaşmaya başlamıştı.
Ebubekir Efendi İstanbul’daki şuh meclislerin aranan aktörleri arasına girince Tokat’taki Mevlevî dervişlerinden öğrendiği zikir ve tespihleri kısa sürede terk ediverdi. “ Geçmiş ve gelecek kaygısını bırak ! Zaman geçiyor… İşte; bir var imiş bir yok olmuş ! “ beyti gibi söylemleri beyitleştirmeyi bilgelik sayarak, vur patlasın, çal oynasın bir hayat sürmeye başladı. Bu derbederlik, onun önce kaderini, sonra bedenini geniş Osmanlı coğrafyasının doğusunda ve batısında, kuzeyinde ve güneyinde ilden ile savururken şakaklarına ilk akların düştüğünü fark edemedi bile. O şehir senin, bu kasaba benim, geçtiği yerlerde hatıralar ve dostlar bıraktığı o hareketli yıllardan birinde, yolu Silistre’ye de düştü. Ali Paşa’nın divan kâtibiydi ve görevi Balkanlar’da gittikçe otorite kaybına uğrayan devletin kendi tebaalarına yönelik politikaları ile yöresel sorunlara ilişkin yazıları kaleme almak, gündelik idari ve resmi işleri yürütmekti. Yaptığı iş nedeniyle çok yorulduğu söylenemezdi. Kasabayı ve çevresini de çok sevmişti üstelik. Tuna’nın bütün koşup geldiği yerlerden sonra beğenip dinlendiği ve bütün cömertliği ile kendini tabiatın güzelliğine sunduğu bu kasabada Ebubekir Efendi artık bir mola vermeyi düşünüyor, akıp giden hareketli ve savruk hayatına bir düzen tıpkı Tuna gibi bir dinginlik, durağanlık katmak istiyordu. Hakikatte bir şair için bir kentin büyüsüne kapılmak, oranın yerlisi olmak, tembellik mi sayılmalıdır tartışılabilir; ama nedense o bu kasabada, ömrünün gerçek ve en zalim kasırgalarını kuşatacak bir meltemin olduğunu görmüş ve ona kapılmıştı. Dıştan sükûn ile dolu ama içten çırpınışlara yakalanmış bir kaderin ikilemi içinde Silistre kalesinin burçlarından Tuna’nın sularına hülyalı perilerin kanatlarında “ seviyor/sevmiyor “ diyerek papatya yaprakları düşürürken yaşının kırkı bulduğunu fark edip gençliğinin ardından ağıtlar yakmaya başladı. Yaşayamadığı zamanları yaşamak için elini çabuk tutması gerektiğine kara vermiş; hayata öyle saldırmış ve kalbinde eksik kalan sevgileri tamamlamanın çarelerini aramaya başlamıştı. Gelirken Tuna’yı beraber geçtikleri paşayı İstanbul’a yalnız göndermesi biraz da bu yüzdendi. Çünkü olgun aşkını sunmayı planladığı genç sevgiliyi edinmek için Silistre, gördüğü en uygun kasaba idi. Üstelik işsiz de kalmamış, Ulah beylerinden Voyvoda Alexander’ın özel sekreteri ve tercümanı olarak gönlünü peşine düşmüştü.
Uzak hatıraların ardından, şimdi bir gemi güvertesinde, Limni’ye, gerçekten sevdiği tek kadının durmadan anlatıp durduğu şu adaya sürgüne giderken, bir yandan buranın bağlarını ve meyve ağaçlarını merak ediyor, öte yandan “ Gördün zamâne uymadı sen uy zamâneye“ dizesini vaktiyle söyleyip de sevdiği kadının ayaklarına düşmemiş olmasının pişmanlığını hissediyordu. Adanın evleri seçilmeye başladığında ilk düşündüğü şey, “ Acaba annesi onun beşiğini hangi çatının altında sallamıştır ? “ olmuştu.


Güneşe “ Ya doğ, ya doğayım! “ diyen bir güzeldi o. Ona bakan, gök kapıları açılmış da bir melek yere inmiş sanırdı. Bir gün apansız karşısına çıktığında, gölgeleri Tuna’ya düşen söğütlerin altında entarisini yıkayıp çırpıyordu. Eteğini cömertçe toplamış, ayaklarından birini suya, diğerini söğüt köküne basmış, işini acele bitirmek isteyenlerin telaşı ile çalışıyordu. Dalların arasından güneşin vurduğu yuvarlak omuzlarının parıltısı ile suda yakamozlar kıran ışıkların arasında şuh ve taze bedeni bir yumak oluşturmuştu. Balmumu bedenindeki berraklık, kumral saçlarındaki hareler, koyu menekşe gözlerindeki füsun ile Asur kralı Sarpandal’ın, kenti terk ederken düşman eline geçmesin diye elleri ile hançerlediği, ama ömrünün geri kalan kısmında bu ölüme gülümseyerek boyun eğen âşık hayalini bir türlü unutamadığı ve her defasında kendisini de o an öldürmediğine bin pişman olarak ardından ağladığı karısı Melike İris’e benziyordu. Bir müddet şaşkın ve hayran, dilsiz ve ayaksız bakakaldı. Bu güzelliği gizlice seyretme konusunda yüreğinin telkinlerine ahlâkî nedenlerle muhalefet ederek kuru dallara bastığında, irkilirken ay gibi parlayan çehresini görmüş ve utanmışlık ile hafifçe kızaran yüzünde kendisine pek yakışan bir masumiyete tanık olmuştu. Bu katıksız güzelliğe her kim baksa, Tuna kızlarına özgü tavırların dışında bir edaya sahip olduğunu hemen anlayabilirdi. Ayağa kalkar ve ıslak entarisiyle omuzlarını örterken hafifçe yana dönüşünde bile, kendisine kolay yaklaşılamayacağını telkin eden bir asalet göstermişti. Kenarda otlayan iki inek ile buzağıya doğru yöneldiğinde, Ebubekir Kâni Efendi onunla konuşup konuşmama arasında tereddütler geçirdi. Kalbi kırk yaşın biriktirip durgunlaştırmaya çalıştığı heyecan dalgalarının son şiddetiyle sarsıldığında hızla arkasından koşup asla kötü niyetli olmadığını söylemeye çalıştı. Şair adamdı, sözün müstesna olanını bilir, sanatlı söyler, imalar, mecazlar yapabilirdi, ama işte konuşamıyordu. Bir şeyler gevelediği, iki sözü bir araya getiremediği için kendinden utandı ve içinden küfürler etti. Ne yapması gerektiğini bilemiyor, eli ayağına dolaşıyordu. Nihayet çareyi, yürümekte oldukları tozlu yolun en dar yerine boylu boyunca yatmakta buldu, ve ancak o zaman “ Ya çiğneyip geçersin, ya selamımı alırsın’…” diyebildi.
-Utanmoorsun bre adam! Benim yaşımda kızın olur ?
-Hakikat, evlensem senin yaşında kızım olurdu; lâkin sencileyin bir peri peyker bulmamışım.
Bu onunla arasındaki ilk sözler idi ve hiçbir şiir onun sesindeki şu heyecanı anlatamazdı. Türkçe’nin, bir Rum kızının ağzında bu derece güzelleşebileceğini kim düşünebilirdi ? Aklı başına gelmeye, yaptığının irade dahilinde şeylerden olmadığını düşünmeye başladığında yerden kalkmak, tozlanan giysilerini temizlemek, başından çıkıp yuvarlanan sarığını almak istediyse de karşısındaki kızın yolunu hiç değiştirmeden başının üstünde dikeldiğini gördü. Bundan cesaret bularak “ Sen sultansın ben kulum, sen kaldırmazsan kalkmam ! “ deyiverdi.
– Ne istooorsun a efendi ? Belli ki devletlü adamsın, kendine acımoorsun ?
– Aşkını istiyorum hilâl kaşlım, selvi boylum !
– Ucuzdur ?
– Her şeyimi fedaya hazırım mah cemalim !…
– Aradığın bende değildir ağam; varasın yoluna gidesin …
– Aramadığım yerde şimdi bulduğumu daha başka yerde arayacak değilim.
Yaz güneşi ikindi sıcağını kaybetmeye başladığında Tuna üstünde ki ahşap köprüyü birlikte geçmişlerdi. Sorarak ve susarak; yalvararak ve nazlanarak.
Bir çeyrek kadar süren yolculuklarında Ebubekir efendi, nihayet kendini kontrol edebilmiş, şairane sözler ve zengin hayaller ile kızın kalbini yumuşatmayı başarmış ama ne adını, ne de kim olduğunu öğrenebilmişti. Kasabanın ilk evleri göründüğünde yanından ayrılmış, zengin hayaller eşliğinde peşinden yürümeye başlamıştı. Yolun devamında kâh sokaklardaki tanıdıklarına cevaplar yetiştirerek ileri yaşında gönlünü çalan tazeyi takip ediyor, hatta gençlik hayalleri kuruyordu. İşin ilginç yanı, ineklerini sürüp götüren ay parçası Rum tazesi de takip edildiğini biliyor, bundan gizli bir haz duyuyordu. Sanki hem kovalanmak, hem de yakalanmamak istiyor gibiydi. Hiç kimse kendisine güzel sözler söyleyen bu kibar adam gibi davranmamış, komplimanlar yapmamıştı. Hatta kilisede tanıdığı delikanlıların, bu adama göre çok kaba olduklarını düşünmekten de kendini alamadı. “ Zavallı adam, “ diyordu içinden, “ olmayacak hayallere kapıldığını fark edince nasıl olsa aklı başına gelir, peşimi bırakır.”
İnekler gide gide kilisenin büyük ahırına gitmişti. Ebubekir Efendi o vakit anladı kızın kim olduğunu ve bu maceranın trajik bir potansiyel taşıdığını. Babası Petraki’yi tanıyordu. Bir yıl evvel Limni’den özel davet ile buraya getirtilmiş saygın bir rahipti ve kasabanın Hristiyan cemaati onun etkili vaazlarına tutku derecesinde bağlıydı. Midilli Prensi Nicolas Gattilusio’nun Limni’ye vali atadığı kardeşinin soyundan bir asilzade olduğu bütün kasabanın dilindeydi. Kendisiyle zaman zaman yolları kesişmiş ama aralarında öyle hatırı sayılır bir ünsiyet oluşmamıştı. Kasabalılar en az kendisi kadar onu da tanıyorlar, hatta ondan hep saygı ile söz ediyorlardı. Ebubekir Efendi bütün bunları düşündükçe, ikindi güneşinde yaşadıklarının ve heyecanının, ceremesini karşılamaya bütün varlığının yetmeyeceği bir heves olduğunu hissediyordu. Evine nasıl, hangi yoldan gittiğini bilmiyordu ama omuzlarının çökmüş olduğunun farkındaydı. Müteakip günlerde aklı ile gönlü, mantığı ile duyguları çelişip durdu. Yemeden içmeden kesildi, uykudan çalışmadan arındı. Gönlüne dert anlatamıyordu bir türlü. Adını bile bilmediği ve kimseciklere soramadığı Rum dilberinin gündüz yolunu gözleyip gece hayallerine sarınarak acısını çekerek erimekte, solmaktaydı. İçindeki hasret ile hayali birlikte büyüttü. Hicran ve firkatin azabını hücrelerinde birlikte hissetti. Onu tekrar gördüğü zaman nasıl davranacağına dair defalarca planlar kurdu, bozdu, yazdı, dizelere dizdi. “ Yaratılışın sanatlı sözlerin, hikmetli kelimelerin peşinde değil; sessiz ve harfsiz söyleyecek bir sohbet arkadaşı arıyorum ben ! “ diyordu.
Gündüz can eğlemek kolaydı, birileriyle konuşuyor, bir yerlere gidiyor, Alexander’ın söylediği işleri görüyor, tercümeleri yapıyordu; ne ki geceler geçmek bilmiyordu. Günlerce bakışlarını köşe başlarına zincirleyip beklemiş ama sevgiliyi görememişti. Yalnız bir sabah on yaşlarında bir çocuğun buzağıyı sürüp götürdüğünü gördü. Buzağıya bakarken içindeki hasretin eridiğini fark etmesi çok garipti. Çocuğun yanına yaklaştı. Bir şeyler sormak, belki bir haber almak istiyordu. Ama bunu nasıl yapacaktı. Kendini kandırırken “ Nihayet karşımdaki bir çocuk ve koskoca adamdan şüphelenecek değil ya! “ diyordu.
– Adın ne bakalım delikanlı ?
– Tiryandafil!
– Kimin oğlusun sen ?
– Rahip Petraki’nin.
– Oooo! Ne bahtiyar bir çocuk olmalısın !… Başka kardeşin var mı peki ?
– Bir ablam var.
Onun adı ne? Diye başlayıp “ Hele biraz onu anlat bana! “ İle sürecek yüzlerce cümle boğazında düğümleniverdi. Tiryandafil ablasına benziyordu. Yüzü kadar konuşmasında da onu andıran bir yan vardı.
O gece sevgilisine önce hayallerden bir kıyafet biçti, gözlerinin rengine yakışsın diye fıstıkî şallar giydirdi, kelimelerden tüller örttü ve ona bir ad verdi: Tiryandafila!.. Öyle ya oğluna “gül” anlamında Tiryandafil diye ad koyan bir rahip, kızına da bunun dişil biçimi olan Tiryandafila adını koymuş olmalıydı. Sonraki zamanlarda artık sevgilisinin bir kimliği, bir adı oldu. Ondan bahsederken Tiryandafila diyor; yahut Tiryandafila denilince kalbi titriyordu. Ve Tiryandafila‘nın hasretiyle birlikte Ebubekir Efendi’nin azabı da büyüdü. Her gece yeni bir gazel yazılıyor, kimseciklere söyleyemediği aşkını gazellerle anlatıyor, yalnızlığını böyle dile getiriyor, sırrını içinde saklıyor ve çılgınca seviyordu. Yazık ki o aşkını sakladıkça aşkı içinde büyüdü, büyüdükçe saklamak daha da zorlaştı. O derece sırlara boğuldu ki bir gün Tiryandafila karşısına gelse ona bile söyleyemeyecek duruma düştü; hayır hayır yükseldi. Bir gazelinde diyordu ki: “ Gerçi gönlümüzü çalana aşkımızın sırrını açmak olasıdır, ne var ki biz ona söylerken belki sırrımıza söz ortak olur diye bundan kaçınıyoruz.”
Geceler gerçekten zor geçmeye başlamıştı. Akşamdan bir rahlenin başına oturuyor, ucuza edinilmiş birkaç mum ile divitini, âherli kağıt tomarını ve is mürekkebi dolu hokkasını yanına alıyor, tütünü ve çubuğunu hazırlıyor, birkaç kadehlik şarap da tedarik ediyor, mum ışığında, dumanların duvarlara yansıyan tülleri arasında Tiryandafila’yı görüyor, onunla konuşuyor, sitemini ve nazını çekiyor, sonra ona yalvarıyor, onu nefesleniyor, özümsüyor, yaşıyor ve tüketiyor, tükeniyordu. Müthiş bir azap idi bu. Ne yapmalıydı, kendisine bir kerecik olsun sormadan, evlilik konusunda fikrini almadan, bir sevdiği olup olmadığını öğrenmeden gidip babasından da isteyemezdi ya ?!. Hem her şey bir yana, istese de acaba verirler miydi ? O bir taze, kendisi koca bir herif; o bir inci, kendisi bir mecnun ? kim incisini yaşlı bir çılgına teslim ederdi ki ?
Onsuz geçen gecelerde, romantik bütün duyguların ve hayallerin kendisini kuşattığına inanmaya başlamıştı. Belki o da bakıyordur diye aya bakıyor ve bundan büyük mutluluk duyuyordu. Silistre kalesinin burçlarından gün batımını seyretmek, Tuna’nın durgun sularında hayaller görmek, akşam saatlerinde cırcır böcekleriyle hayatı yudumlamak gibi huylar edinmişti. Yalnız ve karanlık saatlerde ise kendini şiire ve aşka kaptırıp gidiyordu.
Yine öyle bir akşamdı. Tiryandafila ile geçireceği bir ömrün hayaliyle şevke gelmiş, ona feda edebileceği şeylerin hesabını yapmış, ama canından daha değerli bir hediye sunamayacağına hayıflanarak gözleri yaşarmış, ardından içindeki aşk acısını bir nefeste ağzından boşaltarak yeni bir gazele başlamıştı. O sırada rahlesinin üstündeki mumun çevresinde dönen bir pervane dikkatini çekti. Alevin çevresinde halkalar çizerek dönüyor, her defasında çemberin yarı çapını daraltırcasına aleve biraz daha yaklaşıyordu. “ galiba benim bu pervaneden farkım yok ! “ diye geçirdi içinden. “ O’da, ben de bir ateşin çevresinde dönüp duruyoruz. Üstelik ikimiz de gitgide ateşe daha çok yaklaşıyoruz.”
Aşkın bir bakış, belki kısacık bir göz kayması olduğunu düşündüğü ilk gündü o. Sonra geliştirdi düşüncesini: Göz kalbe iletiyordu güzelliği ve kalpte bir kıvılcım tutuşuyordu. Bu kıvılcım hem ışık, hem ateş olma potansiyeline sahipti. Işık olmanın yolu ateş olmaktan geçiyordu. Önce yanmak ve alevin ışığını süzerek nura döndürmek gerekiyordu. Gönülde tutuşan ateşi söndürmek için göz damla damla su akıtıyor, ancak gözyaşı ateşi söndürmekten ziyade onun hararetini arttırıyordu. Nitekim kendisi de ağladıkça içinde Tiryandafila’nın aşkı artıyor, aşkı arttıkça gözünden akan yaşlar çoğalıyordu. Yanmak bakımından şu mum kendisine ne kadar benziyordu. Onun bağrında yanan bir can ipi, başında da alevler ve dumanlar vardı. Üstelik o yangından dolayı durmadan ağlıyor, gözyaşları bedeninden damla damla süzülürken bedenini eritiyor, tüketiyor, yok ediyordu. “ Şu mum mu bana benziyor; ben mi muma dönmüşüm ?! “ diye mırıldandı bir an ve devam etti bağrına birkaç yumruk vurarak. “ Galiba mumlar gibi kendi gözyaşlarımın denizinde boğulana kadar sürecek bu yangın !”
Bütün bunlara ilişkin beyitler yazmaya devam etti uzunca bir süre. Sonra pervanenin ritmik dönüşlerine takıldı gözleri yeniden. Her dönüşte biraz daha daralan çember neredeyse mum alevinin üzerinde dönmeye başlamıştı. Pervane ışığına öyle kararlılıkla koşuyor, onu çepeçevre kuşatıyordu ki!.. bir an onu bir âşık olarak düşündü ve bu pervaneye nazaran kendisinin aşk iddiasında bulunmasının ne kadar da cılız kalıverdiğini gördü. “ Evet! Bu pervane bana benzemiyor; ve ben bu pervaneye benzemiyorum ! “ Sonra kendisinin de kaç günlerdir Tiryandafila’nın yolunu gözlemekten dolayı avare olduğunu, Voyvoda Alexander’in tembihlerine rağmen işlerini aksattığını, tıpkı şu pervane gibi onun çevresinden uzaklaşmadığını, günde birkaç kez kilisenin önünden geçmesinin dikkat çektiğini, hatta bazı dostlarının neden camiye değil de kiliseye odaklandığını ima eden şakalarına alıştığını, dahası, ar ve namus kaygusundan sıyrılmaya başladığını falan düşündü. “ Aşk sözcüğünün “ sarmaşık “ demek olduğunu aklına getirdi bir an ve o sarmaşığın nice çınarlar gibi, selviler gibi kendisini de sardığını, buruk bir lezzet alarak hissetti. “ Dıştan güzel görünen ama içten bünyeyi kurutan, hırpalayan bir sarmaşık “ diye mırıldandığı sırada pervanenin, kanadını muma değdirdiğini gördü. Işığa vurgun pervanenin aşk azabını ilk tadışıydı bu. Kendisi bu azabı Tuna kıyısında Tiryandafila’yı gördüğü gün tatmıştı. Ne kadar garipti, şu “azap” kelimesi “ acı, elem, keder “ demekti ama aynı zamanda “ lezzet “ de demekti.
Pervanenin bu yanıştan, kanadındaki bu küçük siyahlıktan birkaç dakika sonra, sanki o alevin lezzetini almış gibi geri döndüğünü, geniş açılı dönüşlerini daraltarak mumun çevresinde aşkın dar alanına girmeye başladığını görünce yine kendisiyle kıyasladı : “ Onun aşkıyla ağlayışım, ayrılığının acısında bulduğum lezzettendir. Eğer bu ağlayış bana lezzet vermeseydi onu her defasında daha çok özlemezdim. Eğer sevgilinin ayrılığını çekmekte gizli bir haz olmasaydı, nasıl olurdu da onu hatırımdan silip atmaya çalışmazdım ! Hasret denilen şey, acıdaki lezzetin ta kendisi olsa gerek; yoksa ayrılık neden aşkı çoğaltsındı ki!.. bir de Tiryandafila’yı Tuna kıyısında ilk gördüğümde kanadımı böyle yakmıştım; şimdiki hasretim de; lezzetim de işte o yanışın eseri değil mi ya’.. “ Ebubekir Efendi bunları düşünürken pervanenin dönüşlerini hızlandırıp sonunda kendini aleve attığını, bundan sakınmadığını gördü. Aşkın azabı yaptırmıştı ona bunu ve sevgilisini varlığında kendi varlığını yok etmiş, belki onun ışığını kucaklarken kendini de ona feda edivermişti. İşte o an, pervanenin aleve atılışı ve bir karabiber tanesi gibi mumun ayakları dibine düşmesi, Ebubekir Efendi’nin zihnindeki her şeyi birdenbire değiştiriverdi. Zamanın gece yarısından öteye sarktığı bir saatte yaşadığı bu duygu yoğunluğunun da etkisiyle derhal giyindi, kuşağını bağlayıp setresini omuzlarına aldı, serpuşunu başına koydu ve hızlı adımlarla kasabanın kilisesine doğru ilerlemeye başladı. Sokaklarda yaz gecelerine mahsus cırcır böceği seslerinden, Tuna’nın haşmetli akışının çıkardığı uğultulara karışan kurbağa vıraklamalarından ve köpeklerin tedirgin havlayışlarından gayrı ses duyulmuyordu. Kasaba derin uykuya dalmış, bütün lambalar sönmüştü.


Kilisenin sokağa bakan bahçe kapısının demir tokmağına şiddetle vurmaya başladığın-da Rahip Petraki her zamanki sofuluğuyla gece zikrini bitirmiş, yatağına girmek üzere beyaz iç entarisini giyiyordun. Tiryandafil ile ablası da kapının sesiyle yataktan sıçramışlar, babalarıyla birlikte avluya koşmuşlardı. Kilisenin bütün işlerini, bu arada zangoçluğunu da yapan Selanik’li şaşı ihtiyar Anceli Dimitri de uyku sersemliğiyle yarı çıplak bedenini bastonuna yaslayarak bahçeye gelmişti. Hepsi birden istavroz çıkarıyor, kötü bir haber olmasın diye dualar okuyorlardı. Petraki’nin aklına hemen Limni’de bırakıp geldiği hanımı gelmişti.
Kilisenin ana girişindeki ahşap cümle kapısı, yaklaşık bir yüzyılın yükünü çektiğini belirtir gibi gıcırdayışıyla inleyerek gecenin içine bir çığlık gibi açıldığında, meraklı gözler, bir zincir ile kendisini tokmak halkasına bağlayan Ebubekir Kâni Efendi ile karşılaştılar. Genç kızın gördükleri karşısında gayriihtiyarî attığı çığlıktaki acıma hissi uykusuzluktan yorulmuş gözlere de sirayet etmiş gibiydi. İlk hayret nöbeti geçince hepsi birden onu çözmeye çalışıyor, durmadan da kimin onu buraya bağladığını öğrenmek için onu soru yağmuruna tutuyorlardı. Yalnızca geriye çekilmiş beklemekte olan genç kız onun neden burada olduğunu biliyor, gözlerinden kaçıramadığı bakışlarıyla ona âdeta bu yaptığının çılgınca bir şey olduğunu imaya çalışıyordu. İçten içe bu tavrının hoşuna gittiğini de hissetmiş, bundan gurur ve mutluluk da duymuştu. Kaç âşık sevgilisi için böyle çılgınca şeyler yapabilir, kendini feda edebilirdi ki!?.. Ah bir de babası yanında olmasaydı!… Mamafîh birçok genç kızın, gerek ailesinin siyasi, ekonomik ve sosyal nedenler yüzünden, gerekse kendi hırs ve tamahları için para, makam ve mevki sahibi yaşlı adamlarla evlenmeleri her yerde görülmekte, özellikle Osmanlı idarecilerinin tercih edilen kocalar olması bu bölgelerde gittikçe yaygınlaşmaktaydı; ama ne olursa olsun kendisi bir Hıristiyan ve adını bilmediği bu adam da bir Müslüman idi. Buna rağmen, yıllardır kapanıp kaldığı bu kilise duvarının dışında kendisini düşünen bir erkeğin bulunması, hele böylesine gözü karalık göstermesi hoşuna gitmiyor da değildi. O anda fark etti ki aslında çirkin bir adam da sayılmazdı. Hatta kırçıl sakalları şöyle Hıristiyan delikanlıları gibi güzel bir usturadan geçse ve başındaki sarık yerine işlemeli bir üsküf konulsa pekâlâ hoş birisi bile olabilirdi.
“ Rahip Petraki ,“ diye söze başladı Ebubekir Efendi. “ İşte kapınızda bağlı kulunuzum, ister içerde ister dışarda tutarsınız; ama zincire taktığım kilidin anahtarı hiçbir zaman olmadı. Beni ondan halâs edecek irade sizin elinizdedir. Kızınıza Allah’ın emri iki peygamberin kavli üzre talibim. Muhammed adına değilse İsa adına onu sizden helâlliğe istiyorum Yaşım belki büyüktür, illâ yüreğim zindedir ve bedenim pektir. Voyvoda Alexander’den beni sorar öğrenirsiniz. Ali Paşa’nın mektupçusu Ebubekir Kâni dedikleri avare âşık benim.”
“ Size gelince sultanım “ diye devam etti sonra, rahibin şaşkın bakışları arasında gözlerini yeniden genç kıza çevirerek, “ Tam kırkı gün önce görmüştüm sizi ve aşkım bu gece bir pervanenin kanatlarında kemale erdi. Beni kabul ederseniz Allah adına, büyük elçileri adına elimden gelen bütün güzellikleri, yegâne sermayem olan şu inci taneleri gibi ayağınıza serpmeye, bütün şiir dizelerimi sizin muhteşem güzelliğiniz için dizmeye yemin ederim.”
Kâni Efendi bu sözleri söylerken kuşağındaki küçük bir keseden çıkardığı bir avuç inci, kilisenin taşlık yolunda, zıp zıp, genç kızın ayaklarına doğru akmaktaydı.

Güvertesinden Limni’yi seyrettiği geminin içinde, başka şartlarda bulunmayı arzu eden adamın hatıralarıydı bunlar. Daldığı hayallerin ötesinde bir hayat sürebilseydi eğer, bu kalyondan çoluk çocuğa karışmış, torun torba sahibi olmuş rüyalarla da inebilirdi Limni iskelesine. Ama olmamıştı, olamamıştı, Rahip Petraki’nin kuru inadı üç gün boyunca kapıda zincirli, dört yıl boyunca da Slistre’nin aşk dedikodularının konusu olarak kalmasından başka bir işe yaramamıştı. O dört yıl, hayatının en anlamlı dört yılı olmuştu oysa. Herkes kendisiyle alay ederken, yaşına başına bakmadan, dinine diyanetine dikkat etmeden papaz kızı sevmiş olmasını dillendirip kınarken o, sevgilisinin adıyla kendi adı birlikte anıldığı için mutlu olmuştu. Tiryandafila da zamanla onu sevmiş, kimseciklere bildirmeden zaman zaman Yunanca-Türkçe karışık mektuplar da yazmıştı. İçli, hüzünlü, yakıcı mektuplardı bunlar ve aşk kınanmışı Ebubekir Efendi’nin lirik gazelleriyle karşılık bulmuşlardı. Tiryandafila her mektubuyla birlikte, ilânıaşk gecesinde ayağına serptiği incilerden bir tanesini saçının bir teline takarak kendisine göndermiş, karşılığını da hep bir şiir olarak okumuştu. Ebubekir Efendi ondan son bir mektup daha beklemiş ama o mektup hiç gelmemişti. Bu son mektup ata yadigârı inci kolyenin en iri halkası olan yuvarlak dürdâneyi taşıyor olacaktı. Bu kırkıncı inci tanesi olacaktı ve ne Ebubekir Efendi kırkıncı mektubu okuyabildi, ne de sevgilisi kırkıncı şiiri.
Ebubekir Efendi, o günden sonra her nereye gitse, ne zaman aşk acısını ansa, hangi akşamda Tiryandafila’yı hatırlasa, hep pazıbendine saklayıp taşıdığı otuz dokuz inci tanesini yoklayarak kendini avuttu, onların sıcaklığı ve sevgilinin saç tellerinin kokusu ile teselli buldu. Kırkıncısı hep özlenen ve hep umutlarla beklenen saç telleri… Bir ömrün bütün sermayesi…
Dördüncü yılda Rahip Petraki halkın ayıplamalarından ve kızı hakkında çıkarılan dedikodulardan bıkmış ve Ebubekir Efendi’yi kiliyse çağırmış, ona,
– Bak a Ebubekir Efendi, demişti, artık dayanacak gücüm kalmadı, kızımı sana vereceğim, ama bir şartla : Derhal dinini değiştirip Hıristiyanlığı kabul edecek, vaftiz olacaksın !..
Ebubekir Efendi önce içini yoklamış, rahibin bir din adamı gibi değil de bir zalim gibi davranmasına içerlemiş, biraz da kızının gönlünü kazanmış olmanın verdiği gurur ile tarihe geçen o ünlü sözünü söylemişti :
– İnsaf eyle Petraki Efendi, kırkı yıllık Kâni olur mu Yani !..
Sonraki yıllarda bu kararını hep düşünüp durmuş, yürekten olmasa da dil ucuyla ona “ Peki ! “ diyebileceği ihtimalini gözden geçirmiş, sevgilinin hasreti ciğerine çöktükçe bundan pişman olmuş, sonra da bu düşüncesinden utanmıştı. Tiryandafila acaba yalancıktan din değiştirmiş bir âşık ister miydi ? Kendisi acaba gerçekten dinini değiştirmeye hazır mıydı ? eğer dinini değiştirmiş gibi yapsaydı, kim bilir, belki sonradan Tiryandafila da Müslüman olabilirdi ama ikisi mutlu bir ömür sürebilir miydi ? Buna benzer bir yığın soru, yıllarca peşini takip edip durdu ama hem kendisi, hem sevgilisi, verdiği karar ve tarihe geçen o sözünden hiç pişman olmadılar.
Dört yılın sonunda Rahip Petraki kızını Limni’ye göndermeyi kafasına koymuş, bunu kızına da söylemişti. O günü gecesinde kızı kiliseden kaçıp Ebubekir Efendi’nin evine gelmiş; iki âşık ilk defa bir çatının altında yalnız kalmışlar ve ortaya bir Ku’ran, bir İncil, bir kılıç, bir paskalya somunu, bir avuç tuz koyarak el basıp ömür boyu birbirlerini sevmeye yemin etmişlerdi. Elleri ilk kez o gecede birbirine değdi ve bir daha hiç değemedi. Nefesleri ilk o gecede birbirine karıştı ve bir daha buluşamadı. Bedenleri ilk o gecede boylu boyunca sarıldı ve bir daha asla kucaklaşmadı. O gecenin sabahında yazılan kırkıncı gazel Ebubekir Efendi’nin pazıbendi içinde, incilerin ve saç tellerinin yanında muska biçiminde hep sarılı kaldı ve asla okuyanı olmadı.

Sevgilisi Limni’ye gittikten sonra Ebubekir Efendi de Silistre’de çok kalmamış, ondan önceki zamanlarda olduğu gibi savrulan bir kaderin peşine düşerek maceralara atılmış ama pazıbendindeki incilerin berraklığına hiç ziyan eriştirmemiş, hiçbir güzele dönüp bakmamıştı. O günden sonra yazdıkları hep hayatla alay eden, mizahtan, hicivden, yergiden ilham alarak feleğin tasını tarağını toplayan bir üsluba büründü. “ Mutribâ sen aşka dâir bir hevâ bilmez misin “ dizesinden gayrı aşk dizesi yazmadı. Onun yerine dönmediği dininin peygamberini öven naatlar kaleme aldı, aşkını biraz o yolda anlattı. Şüphesiz pek çok geceler yine Silistre’yi, Tuna’nın söğütleri altındaki güzelliği hatırlayıp durdu. Arada sırada, “ Acaba ağlarını hangi koyda atıyor, kayığını hangi kumsala çekiyorsun ey aşk !… Acaba hangi zeytin ağacının altında yatıyorsun, masum ve çırılçıplak ey sevgili !..” diye kendince sorular sorup cevaplar almaya çalıştı. Ama hiçbir gün, o kırkıncı gazelin muskasını açmaya yeltenmedi. Yalnızca, buluşma gecesindeki tek şahitleri olan kedisini her yere yanında götürdü ve onun tüylerini okşadıkça Tiryandafila’nın ellerinin sıcaklığını hissetti, o kadar.

Mahkûmları taşıyan kalyon kasabanın gıcırdayıp duran ahşap iskelesine aborda olduğunda yoksul ve sefil kasabalılar her seferinde olduğu gibi evlerine kaçışmış Despina Anne ile birkaç haylaz çocuk, ve bir de eve gidince karılarının dırdırını çekmek zorunda kalacak birkaç kaba balıkçı tayfası, içinden çıkacakları merak etmiş ve beklemişlerdi. Gemiden önce zorunlu ikamete memur sürgünler – ki bu seçkin ve devletlu suçluların sayısı birkaçı geçmezdi -, sonra da muhafızlar eşliğinde, suçluların şiddetine göre sıralanmış mahkûmların çıkması âdettendi. Ne var ki gözler ilk grup sürgünleri bulamadılar. Geminin tek sürgün memuru sayılan ve gemi mürettebatı tarafından ileri yaşında sürgüne gönderilmekle bir ayağı çukurda farz edilen Ebubekir Efendi, hâlâ tutunduğu puntellerin yanında geçmişe dair hatıraları düşünmekten kendini alamadığı için ayrılamamış, bütün sefer boyunca gürültülerini ve naralarını dinleyip durduğu mahkûmları seyretmek için orada beklemeyi yeğlemişti. Bir çeyrek kadar sonra Despina Anne, yanından sıra sıra geçmekte olan azgın ve gürültücü mahkûmlardan önce elleri biribirine bağlı olanları inceledi. İçlerinden İsevî olduğuna kanaat getirdiği birkaçını ertesi gün ziyaret etmeyi zihninden geçiriyordu. Ardından ayaklarından birbirlerine zincirlenmiş mahkûmlar ile ayaklarına bağlı zincirlerin ucundaki topuzları iki elleriyle yüklenip götüren azılı haydutları seyretti. “ Hangi şartlar bir tüy kadar hafif yaratılışlı bu insanları bunca ürkütücü cani ve vahşiler haline getirebilir ? “ diye düşünüyordu. Şefkat duyguları, iki gündür tek lokma yemeden geçen zamanın açlığını unutturmuştu. Mahkûmlar biraz alaycı ve hatta küfürler ederek yanından geçerken, onların ıslah olmaları için dualar edip istavrozlar çıkarttı.
Bulutların arkasında olduğunu hissettiren ama yüzünü göstermeyen güneşin aydınlığı iyiden iyiye kaybolup kasabayı karanlık bürümeye ve iki camiden aynı anda ezanlar okunmaya başladığı sırada iskelede Despina Anne’den gayrı kimsecikler kalmamıştı. Kaptan veya mürettebatın bir ihtiyacı olabilir ihtimalini değerlendirmek için geminin hareketten kesilmesini beklemek gelmişti içinden. Geminin sisler ve akşam alacası içinde kalan siluetinden son bir yolcunun çıkıp yorgun bacaklarının titrek adımlarıyla iskeleye doğru yürüdüğünü fark ettiğinde kalbinin titrediğini hissetti. Yanından geçerken gemi hakkında bilgi alma umuduyla ve heyecanın sebebini keşfetmek için bu son yolcunun gelişini bekledi. Sanki uzak bir tarih koridorundan bir aziz, İsa’nın çarmıhına dair hatıralar getirir gibiydi. Zaman geçmek bilmiyordu sanki. Yaklaştıkça onu biraz daha seçmeye, endamını kestirmeye başlamıştı. Onda kendisine tanıdık gelen bir yan vardı sanki. Gemi, o güne dek yalnızca hayallerinde gördüğü İstanbul’dan değil de diğer adalardan birinden geliyor olsaydı bu adamı akrabalarından biri sanabilir, belki kime benzediğini kestirebilirdi.
Ebubekir Efendi, Despina Anne’nin yüzünü görür görmez sesi titremeye, gözü kararmaya başlamıştı. Bu koyu menekşe gözler, çeyrek yüzyıl boyunca her yerde aradığı gözlerdi çünkü. Yere yığılırken dudaklarından akşamın serinliğine doğru alev gibi bir isim dalgalandı :
– Tiryandafila !…
– “ Aman Allah’ım ! Bu ses ! … Ebubekir Efendim’in sesi ! “
Despina Anne onun buzlar üstüne yığılan bedenini kaldırmak için sarıldıysa da bunu başaramadı. Başını buzlardan kaldırıp elleri arasına aldığında buz kesen yanaklarını ısıtmak için gözlerinden akan yaşlardan başak sıcak bir şey bulamadı. Gözlerinden süzülen yaşlar Ebubekir Efendi’nin yanaklarında buz kesiyor, ama onu kendine getirmeye yetmiyordu. Despina Anne hıçkırmaya, kesik çığlıklar atarak yardım istemeye başladığında imdadına camiden çıkan birkaç kişi yetişti. Ebubekir Efendi’yi caminin misafir odasına getirip ocağında birkaç odun tutuşturdular. Gece yarısına kadar ne yaptılarsa Ebubekir Efendi kendisine gelmedi. Despina Anne hiç kimseye söylemediği sırrı ile onun başını bekliyor, rahibe olmanın gereğini yerine getirdiğini söyleyerek evine gitmesi gerektiğine dair teklifleri kabul etmiyordu. Hatta gece yarısından az sonra yanındakileri, kendisinin gündüz uyuduğu, dolayısıyla hastanın başında sabah kadar bekleyebileceği gerekçesiyle evlerine gönderdi. Yalnız kaldıklarında ise Ebubekir Efendi’nin başını dizlerine aldı ve ilk defa olarak elini yüzüne götürüp artık tamamen beyazlamış olan sakallarını okşayarak dualar etmeye başladı. Dilinin ucundan neşideler dökülürken içinden de “ Adını bir kerecik olsun sana söyleyemediğim için acaba bana kızgın mısın Ebubekir Efendi ? Sen beni Tiryandafila olarak sevdin diye ben Despina olmaktan çok Tiryandafila olarak yaşadım.”
Sabahın ilk ışıklarıyla kasabada yeni bir hayat başlıyordu. Bulutlar dağılmış, güneşin sıcaklığı hissedilir olmuş, buzlar erimeye yüz tutmuştu. Bu gün bereketli bir gün idi. Halk köşe başlarında birikip edilen duaların kabul olduğu ve Tanrı’nın gazabının kasabadan çekildiği üzerine konuşmalar, sohbetler yapıyor, yaşama sevincini paylaşıyorlardı. Sevinçler güneş ışığı olup denize yansımaya yüz tuttuğunda, Ebubekir Efendi’de yavaş yavaş kendine gelmeye başladı. Başı bir kadının şefkatli bağrıyla örtülmüş, hiçbir şey görmeden öylece yattığını hissetti. Dimağında ezelden tanıdık kokular, zihninde ayrılıkları kovulmuş vuslatlar, aklında özdeyişlerden kaçmış mutluluklar vardı. Tiryandafila’nın nefesindeki kesik kesik tıslamaları, kalbinden gelen aksak ritimleri hissedince telaşlandı. Bekledi, “ Uyuyor olmalı “ diye düşündü. Biraz beklemeyi, sıcaklığını duymayı istedi. Ama hayır, bu normal bir vücudun sıcaklığına benzemiyordu ve bütün bedeni içten içe sarsılıyor gibi titriyordu. Birden kollarını kaldırıp sevgilisini kucakladı. Meğer gece rüzgardan ocak sönmüş, Despina Anne yakacak odun bulamayınca çevresinde bulabildiği her şeyi ocağa atmış, sonunda çaresiz Ebubekir Efendi’nin üzerine kapanarak onun donmaması için bedeninin bütün kuşatıcılığıyla onu sarıp sarmalamıştı. On sekiz yaşında bir genç kız iken yapamadığını, şimdi kırkı yaşını aşmış bir rahibe olarak yapmaktan hem gurur, hem haz duymuştu üstelik. Sevdiği ve aşkını berrak haliyle saklayabilmek uğruna rahibe olmayı yeğlediği sadakatini hiçbir gün eksiltmediği Ebubekir Efendi, zayıf düşmüş bedeniyle şimdi dizlerinde ölürse diye korkusundan bütün enerjisini, bütün sıcaklığını ona vermiş, sırtına vuran gecenin ayazına aldırmadan, parmaklarının hissetmeyecek derecede üşüdüğünü bilmeden ve nemli gözlerini hiç kapamadan sabahın ışıklarına ulaşmıştı.
Ebubekir Efendi elleriyle onun bedenini doğrultup gözlerini açtığında ilk gördüğü şey, kucağında yattığı kadının yana doğru düşmeye başlayan boynundaki gümüş zarfa asılı duran tek inci oldu. Bu, onun pazısında sakladığı incilerin sonuncusuydu ve demek ki bunca zamandır sevgilinin bağrında yer edinmişti. Kalbinin o anda durmasından korkup kollarından birini Despian’nın boynuna uzattı, diğeriyle omzuna yakın yerdeki pazıbendini tutarak,
– Tiryandafila, dedi, son inci tanesinin son mektubunu bana hiç göndermedin ‘
– O zaman seni kaybederdim, diye cevapladı zorlukla nefes alırken.
– Son mektubunu alsaydım bile sana son şiiri asla yollamayacaktım.
– Bili-yorum sevgilim, bi-li-yo-rum !…
Despina, Ebubekir Efendi’nin başını tutan elini binbir güçlükle kaldırıp boynundaki inciyi çıkararak sevdiği adamın avucuna usluca bıraktığında Ebubekir Efendi irkilerek doğrulmaya çalıştı. Çünkü Tiryandafila’nın başı öne doğru düşüyor, yıllar önce gördüğü kumral saçları siyah başörtüsünün altından dalga dalga yüzüne dökülüyordu. Kendisini kaybettiğini o an fark etti ve derhal toparlanıp onu kucakladı. Bedenindeki hareketin sınırlı olduğunu görünce de durmadan adını sayıklayarak sarsmaya başladı. Bu sefer sevdiği kadın onun kucağında hareketsiz duruyordu. Onu kendine getirir umuduyla Ebubekir Efendi pazıbendini açıp incileri avucuna doldurmaya başladı. Onun yumuşak ellerini avucunun içine alıp sıkmaya, incileri içinde ritmik hareketlerle ileri geri yuvarlamaya başladı. Despina gözünü açmak için büyük gayret sarfediyor ama kısa aralıklarla uykuya dalıyordu. Ebubekir Efendi avazı çıktığı kadar bağırıyor, birilerinin yardıma koşmasını istiyor, ama sesi kasabanın sevinç çığlıkları arasında kaybolup gidiyordu. Çaresiz kaldığında da ona pazıbendinin içindeki son aşk şiirini çıkarıp okumak geldi aklına. Beyitleri birer birer okurken gözlerinden dökülen yaşlar, Despina’nın yanaklarını okşayan ellerini de ıslatıyordu. Sevgilisinin yüzündeki son gülümseme, şirin son beytinde aydınlandı ve ölmek üzere olan cennetlik insanların yüzüne yansıyan mutluluklar gibi odayı doldurdu.

.

Sonra :
Ebubekir Efendi Limdi’de kaldığı iki yıl boyunca her gün şafak sökerken Tiryandafila ( Despina ) ‘ nın mezarı başında dua etti ve İstanbul’a döneceği zaman kırk inciyle birlikte kırk tel saçı da mezarının başucuna gömdü.
Despina Anne’nin mezarı Limni’de uzun müddet Azize Beatrice gibi hürmetle ziyaret edildi, genç âşıklar onun taşı üzerine mumlar dikerek adaklar adadılar.
Ebubekir Efendi Limni ‘ den geldikten altı ay sonra İstanbul’da öldü ve Eyüpsultan kabristanına gömüldü. Daha sonra şiirleri ile Hırrenâme başta olmak üzere mektupları birer kitapta toplandı, çeşitli kütüphanelere konuldu.
kitâb-ı aşk / iskender pala

  1. Mnzl dedi ki:

    Şikayetim var cümle yasaktan
    Dillerimi hakim bey bağlasan durmaz
    Gelsin jandarma polis karakoldan
    Fikrim firarda mapusa sığmaz eyvah

    Gün olur yerle yeksan olurum
    Gün olur şahım devri devranda
    Kanun üstüne kanun yapsalar
    Söz uçar yazı iki cihanda eyvah

    Sussan olmuyor susmasan olmaz
    Dil dursa hakim bey tende can durmaz
    Yazsan olmuyor yazmasan olmaz
    Kaleme tedbir koma tek durmaz..
    (Mehmet Erdem’den klibini yayınlarsan sevinirim.. mükemmel yorumlamış) 🙂

Bir Yorum Yazın